Strateji oyunlarında her zaman için içime sinmeyen şeyler olmuştur. Çoğunun yapay zekası oldukça yapaydır mesela. Genelde hep aynı şekilde saldırı yapar, saldırır çeşitliliği yoktur. Haliyle bilindik bir teknik rakibi alt ediyorsa bunu sürekli tekrar ettiğinizde her zaman için rakibi yenmek büyük bir olasılıktır. Ya da (her ne kadar artık oyunlarda yavaş yavaş gideriliyorsa da) mantıksızlıklar vardır. Pikeman ile kule yıkmak, makineli tüfekle tank patlatmak gibi. Ya da oyunun yavaş modu acaip yavaş hızlı modu ise acaip hızlıdır.

Yapay zekanın o kadar çok dumura uğrattığı zamanlar olur ki. Mesela oyunun ilk beş dakkasında yapacağı saldırır, onuncu dakkasında yapacağı saldırı, yirmibeşinci dakkasında yapacağı saldırı genelde bellidir. Genelde oyunlarda bu saldırı zamanları ve saldırı şekilleri tespit edildikten sonra kurulacak savunmaya bağlı olarak bir zaman sonra yapılacak saldırırlardan hiç etkilenmemeye başlarsınız ki bu andan sonra çok kısa sürede bilgisayarı alt edebilirsiniz. Çünkü bilgisayar habire aynı tekniği uygulayıp oynandıkça birşeyler kazanmadığı için genelde saldırı zaman ve şekillerini tespit ettikten sonra tamamen etkisiz hale gelir. Yani belki üç sefer deneyip bilgisayarı alt edemediğiniz olur ama bu sadece bilgisayarın saldırı tekniğini tespit edene kadar. Oyunun bilgisayarla oynama zevki zaten bu aşamadan sonra kalmaz. Bu sefer oyuncu rakip bilgisayarları artırmaya başlar. Yenebileceği kadar rakibi kısa sürede yenme tekniği kapar ve sonrasında oyunu tamamen bırakabilir, çünkü gerek kalmamıştır.

Read the rest of this entry »

Tags: , ,

Comments No Comments »

Obsessif Kompulsif Bozukluk ya da Takıntılı kişilik. Olayın adını ne koyarsak koyalım şu an bu yazıyı okuyan programcı olan birçok kişide varolan bir bozukluk var. Bu bozukluk yolda yürürken neden kaldırımların düzgün bir sırada gitmediğine dair sinirlerini bozmakla ve sürekli söylenmekle benzer bir bozukluk. Ya da masasındaki herşeyin aynı hizada durması için büyük bir çaba sarfetmekle benzer bir bozukluk. Bunun adı takıntılı kod yazımı ya da mükemmeliyetçi kod yazım bozukluğu.

Belki çoğunuz nasıl daha iyi kod yazılacağına dair varolan çoğu notationları okumuşsunuzdur. İşte bu dik için ilk harfin büyük olması gerekir, şu dil için fonksiyon isimleri hep küçük harfle yazılmalıdır, fonksiyonlar tanımlandıktan sonra yeni satıra geçilip bir tab içerden başlanmalıdır gibi. Ancak bizim bahsettiğimiz şey bu yönergelerin bahsettiği yeni satır ve tab olayının kullanılması değil, yeni satır ve tabın takıntı haline gelmesi.

Mesela şimdi aşağıdaki koda bakalım :

Read the rest of this entry »

Tags:

Comments 1 Comment »

Internet.com’da bir amerikalı profesör ile yapılmış bir röportaj yayınlanmış. Yazının başlığı Anti-Java’ Profesörü ve İşsiz Programcılar.

Bu aslında bizimde yıllardır tartıştığımız birşey.

Bildiğiniz gibi programlama dilleri genel olarak iki gurupta incelenir. ( Aslında programlama dilleri 50 farklı kategoride de incelenebilir ama temel olarak iki guruptan söz edilir. ) Bunlardan biri low-level (düşük seviye) programlama dilleri diğeri ise high-level (yüksek seviye) programlama dilleri. Low-level ve High-Level çoğunuzun bildiği gibi dilin kötü-iyi olmasıyla değil donanıma ne kadar erişebildiğiniz gibi basit sayılabilecek bir kıstasa dayanır. Mesela assembly low-level bir dildir ama php high-level bir dildir. Dillerin seviyesi düştükçe kullanımı da zorlaşır da denebilir. Bir asembly kodu yazmak bir PHP kodu yazmaktan zordur. Bir de her ne kadar low-level olarak tanımlansa da C gibi orta seviye diller vardır. ( Ilerde teknolojinin gelisimine bagli olarak kod gormeden program yazabilecegimiz super-high level dillerin turemeyecegini de kimse soyleyemez. Sonucta bu cogumuzun hayali olsa da is boyle devam ederse cok yakin bir gelecekte sartlar bunu gerektirecek )

Read the rest of this entry »

Tags: ,

Comments 1 Comment »

Insan zekası tamamen bir mantıksal döngü. Baştan sonra mantık esasları dahilinde yaratılmış (darvinciler için : vuku bulmuş) birşey. Ve her kişinin zekası farklı mimariler ile geliştirilmiş. İnsanların çoğuna inanmak istediğinden yani mantığının aldığı birşey dışında birşeye inanmasını sağlamak neredeyse mümkün değil. Aslında mantık zekanın hem varlığını gösteriyor hem de sebebi oluyor. Yani mantık olmasaydı zeka olmaz ya da başka bir deyişle mantıksız bir zeka bir işe yaramaz.

Ancak mantık bilimsel ortamdan insan aklına geldiğinde klasik yöntemlerden farklı bir şekle bürünür. Öyleki insan zekası her zaman yanlışları ve doğruları kombine edip bir doğru ya da yanlış çıkarmak zorunda değildir. İnsan zekasındaki mantık çoğu zaman kararsız kalabilir. Yani iki koşullu bir eğer karşılaşmasında iki taraf da doğru göndermesine rağmen insan beyni eğer fonksiyonuna değer olarak void bir değer gönderebilir. Ya da eğer kontrolcüsüne vereceği cevabı bir süre erteleyip zaman içindeki diğer koşulları eğer içindeki uzun parantezlere ekleyerek cevabını uzunca bir süre sonra verebilir. Ya da size hemen verdiği bir doğru cevabını bir sene sonra yanlış olarak verebilir.

Read the rest of this entry »

Tags:

Comments No Comments »

Beni az-çok tanıyan çoğu kişi ciddi anlamda bir Opera fanatiği olduğumu bilir. Bunun sebeplerini daha önce onlarca kez forumlarda defalarca saydım, tartıştım, savundum.

Ancak şu an itibariyle Opera fanatikliğim sona ermiş durumda. Bize de Firefox yolları göründü denebilir.

Opera bildiğiniz (ya da bilmediğiniz) gibi eskiden paralı bir yazılımdı. Hatta dostum/ustam Ziya Mete Demircan bana ilk tavsiye ettiğinde pek de oralı olmamıştım. ( O zaman 3.5 sürümü vardı sanırım ). Ancak biraz kullandıktan sonra kalitesiyle ciddi beğenimi kazandı ve o günden sonra zaruret harici ne Internet Explorer ne de Mozilla kullandım.

Tabii bir yazılım sizi fanatiklik derecesinde kendine bağlıyorsa bunun mutlaka mantiki sebepleri vardır. Bunlara kısaca değinmem gerekiyor :

1. Opera tabbed browsing olayının mucidi ya da başka bir değişle tam manası ile kullanabilen ilk browserdı. Aynı zamanda workspace olanağı vardı. Bu sabah akşam fellik fellik interneti dolaşan bir kişi için bulunmaz bir özellikti. Aynı anda 45 tab açmak hatta okunacak tutorları tek tek pencerelere atıp sırayla okumak. ( İşin abartılıp 4-5 Opera Window’unda 30′ar tabın aylarca açık durduğu da oluyordu tabi )

2. Opera gerçekten hızlı bir browserdı. İlk kullandığım zamanlar 33.6k dial up bir bağlantım vardı ki o zaman ADSL gelmemiş Kablonet ise çok kısıtlı bölgede vardı. Opera’nın muazzam cacheleme özellikleri sayesinde Opera’yı bir proxy server olarak kullanıyorduk. (400MB~1GB arası disk cache). Program diske neleri cache yapcağını neleri sileceğini çok iyi biliyordu. Tabii Opera’nın hızı sadece disk cache’den değil stabil bir şekilde yönettiği bellekten de geliyordu.

3. Opera stabildi. Opera’nın hata verip kapandığı olmazdı. Birkaç windowda açık yüzlerce tab aylarca açık kalabiliyordu. Tablar arası geçerken bile asla hafifte olsa bir sekme yaratmıyordu.

4. Opera HTML sayfalarını yorumlamak konusunda inanılmazdı. Bir şekilde o sayfayı zorla da olsa gösterebiliyordu. Her ne kadar çoğu şeyi desteklemese de varolanı birşeye benzetebiliyordu. Text olarak gezinti olanağı vardı. Kendi CSS dosyanızla gezebiliyordunuz.

5. Vs..vs..vs…

Ancak gel zaman git zaman Opera sürüm üzerine sürüm atladı, adware oldu, derken freeware oldu. Sonra olanlar oldu. Elbette bir browserdan para kazanmak büyük bir hayal, hele ki IE bedava gelip Mozilla da bedavayken. Ancak zamanlama yanlıştı. Opera’nın sempatik görünmesi için bu atılımları daha önce yapması ve gerekiyorsa kodu açması gerekiyordu. İşte derken Firefox geldi, kendine geniş kitle oluşturdu, Opera’da olduğu yerde saydı durdu.

Şu an program da yukarıda saydığım ve beni en çok çeken hiçbir özellik kalmamış durumda. Haydi tablı gezinti ya da workspace herkesin yaptığı şey artık diyelim de sürüm atladıkça kararlı olması gereken bir program sürüm atladıkça kararlılığını yitirdi. Artık Opera yoğun yüklenmelere dayanamıyor. Rami şişirmekte üzerine yok. Disk erişiminde problem var, öyle ki çok tab açıkken ve/veya günlerce sörf yaptıktan sonra kapanması beş dakika sürebiliyor. Tablar arası geçişlerde takılmalar oluyor. DNS’i nasıl algılıyorsa sorun yaratıyor. Bir siteden yapılan POST işlemini alakasız bir sunucuya POST etmeye çalıştığına bile şahit oluyorum!

Ve tabii yenilik namına hiçbirşey yok. En son iki sene önce Widget çıkardılar onu da kullanan varsa artık.

Herhalde Opera için en kötü şey fanatiklerini kaybetmesi olacaktır. Aynen Perl’ün gün ve gün fanatiklerini kaybetmesi gibi. ( Baya direnmiştim Perl hususunda, gerçi Opera konusunda da baya direnmiş sayılırım ) Zaten bir damla olan kitle düşüyorsa ve fanatikler de kaçışmaya başlamışsa Opera bizim için “Eskiden bir Opera vardı hatırlar mısın? Şöyleydi böyleydi…” türü muhabbetlerin konusu oluyor demektir.

Tags: ,

Comments No Comments »

Uzun süredir türkçe içerik geliştirmiyordum biliyordunuz. Bu esnada ingilizce bir blog açmıştım ve bazen birkaç şey yazıyor ama genel olarak eskiden türkçe yazdığım şeyleri ingilizceyi çeviriyordum.

Ne yalan söyleyeyim son zamanlarda bir websitesinin eksikliğini çok hissettim, hem kişisel hem profesyonel anlamda. Farkındayım 7 yılda sitesini 45 kere açıp 46 kere kapatan birisiyim, ama bundan sonra kapatacağımı sanmıyorum. ( Ortamdan uzak kalınca son aylarda uzun uzun gözlemler yapıp birçok teori geliştirdim. Şu an hala siteye çeki düzen verme aşamasında olduğum için ve yoğun bir döneme girdiğim için uzun uzun makalelere hemen başlayamayacağız. Ama yazacak çok şey var, emin olun. Zamanla değineceğiz, nasılsa hep buradayız. )

Artık yıllardır kullandığım Ansugo takma adını (ve kullandığım diğer tüm takma adları) kullanmıyorum. Onun yerine kendi adım olan Faruk Enes‘i kullanacağım. “Bir Ansugo vardı, nerelerde şimdi?” diye soran olursa “O artık Faruk Enes oldu” diyebilirsiniz. :) Zaten benim domainlerim olan ansugo.net, ansugo.com gibi sitelerin bu domaine yönlenmesinden de bu durumu kısa sürede çıkaracağınıza eminim.

Merhaba!

// Edit : Yorumlara veda etmişiz, haberimiz yok. Şimdiye kadar yorum yapanlara teşekkür ediyor yorumlarını kaybettiğim için özür diliyor bu konuyu da böyle bir dip mesajla çaktırmadan geçiştirmeye çalışıyorum.

Tags:

Comments No Comments »

Bundan kısa bir süre önce bir sunucu değişikliği yaşamak durumunda kaldık. Bu yaşadığımız sunucu değişikliği bize oldukça enteresan bir deneyim yaşattı.

Öncelikle size iki tane grafik sunmak istiyorum. Bu grafikler webalizer‘da taşınan sitelerden biri için alınmış günlük ziyaret istatistiği grafiğidir.

Grafiklerden gördüğünüz gibi ortalama bir trafikle devam eden site Mart’ın 24′ünden sonra büyük bir düşüş yaşamış. Bu düşüş Nisan’ın 10′una hatta 15′ine kadar sürmüş.

Bu grafiklere baktıktan sonra elimizdeki materyallere bakalım.

1. Bu site genel olarak Türkçe içeriğe sahip, yani ziyaretler büyük oranda Türkiye ve TTnet üzerinden gerçekleştiriliyor.

2. Domain bir .com domain. Yani nic.tr’den alınmış bir domain değil bir com registrar’dan alınmış.

Bu iki unsurdan sonra özele yönelik bir kaç olaydan daha bahsedelim :

1. Ben OpenDNS kullandığım için sitenin DNS’ini değiştirdikten 1 saat sonra siteye erişebiliyordum.

2. Sitenin bu 15-20 gün boyunca Türkiye’den erişelemediği analarda grafiklerden de görebileceğiniz gibi düşük seyreden hit genel olarak arama motorları (Google vs) ve yabancı ülkelerden ( Almanya, Amerika gibi) yapılmış.

Yani bu zaman zarfında ben erişebiliyordum, OpenDNS ya da düzgün bir DNS kullananlar erişebiliyordu. Google erişebiliyordu. Hatta zannedersem dünyanın tamamı erişebiliyordu.

Ama TTnet kullananlar erişemiyordu!

Bundan özellikle bahsetmek gereğini hissettim. Çünkü bu durum ilk defa başıma gelen birşey. Normalde TTnet DNS’lerini kullandığım zamanlarda bile bir güncelleme en fazla 24 saat sürmekteydi. Ama bu sefer insanı çileden çıkarırcasına tam 15-20 gün güncelleme yapılmadı. Sanki domain kaydi serverlar arasında bir yerlerde sıkışmış gibiydi. ( Ben ise bunu çok geç farkettiğim için sabırla bekleme modunda düzelmesini bekledim. )

Tags: , , ,

Comments No Comments »

Beni tanıyanlar bilirler. Teknolojik aletler konusunda garip tutumlarım vardır. Mesela bir PC alırken ya da bir laptop alırken genelde en iyisini almaya çalışırım. Ancak bununla beraber bir alet çürüyene kadar da kullanırım. Yani en iyisi olarak aldığım şeyi bir beş sene (ve belki daha fazla) kullanmadan çöpe atmam.

Son zamanlarda angarya işlerimi yapması için yeni bir node’a ihtiyaç duydum. Üzerinde Celeron 1000 olan emektar uzun zamandır çalışmadığı için mecburen yeni ya da eski parçalarla bir sistem ( = ram, cpu, anakart ) derlemem gerekiyordu. Önce eskilere bir bakayım diyerek GittiGidiyor’a bakındım. Ancak gördüm ki bu yıla göre neredeyse milattan önce sayılabilecek bilgisayarlar için bile 200 YTL gibi bana göre oldukça fahiş fiyatlar var.

Biraz düşündükten sonra ve biraz alışveriş sitelerini gezdikten sonra 300 ile 400 lira arasına gayet güncel ve ucuz yollu sayılabilecek bir PC toparlayabileceğimi farkettim. Bu sefer alırken her zaman en iyisini al kuralımızı yıkmak istedim. Sonuçta birkaç server, client çalışacak ve benim angarya işlerim ile test işlerim için kullanacağım bir PC’nin son sistem olması gerekiyordu.

Ucuz yollu olma kriterlerime uyan iki anakart vardı. Biri Gigabyte’ın bir modeli diğeri ise MSI’nin bir modeliydi. Ikisininde ortak noktası paylaşımlı bir ekran kartına sahip olmaları ve piyasadaki Biostar gibi duymadığım markaları saymazsak en ucuz anakartlar olmalarıydı. Ancak bir farkla. MSI Anakartta 2 IDE çıkışı vardı. Ben normal işimde milattan kalma bir 586 Workstation kullandığım için ve cihazdaki bilgileri yedeklemenin tek yolu olan MO disk okuyucum bozulduğu için tek yedek yolum içindeki diski çıkarıp PC’deki Harddisk yuvasına takmak. Haliyle işin içine secondary bir IDE disk ile IDE portlu bir CD-Rom’da eklenince mecburen 4 IDE destekleyen bir anakart gerekiyordu. Yani MSI’yi seçtik.

Tabii ki cihaza bir işlemci gerekiyordu. Bir AMD 64 X2 4400+ işlemci taktık. Tabii ki bu işlemciyi seçmemizin sebebi kendisinin bulunabilen en ucuz işlemci olması. Ancak 120 liraya varan fiyatı bana gene yüksek geldi. Bundan birkaç sene evvel 50$ civarında 0-box bir işlemci bulabiliyorduk.

Araştırırken RAM’lerin fiyatının oldukça düştüğünü farkettim. 16MB ram’e 100$ verirken bugün aldığım 2 GB Dual Kit (ve evet markalı!) için 59$ gibi bir mebla ödedim ki gayet makul geldi. (Belki yaşlandığım için geçmişle kıyas ettiğimden makul gelmiştir bilemiyorum.)

Hazır madem yeni birşeyler alıyorum bir de disk alayım dedim. Gerçi bu disk alma işi son anda çıktı. Ancak angarya işlerle meşgul olacak alete elimdeki bir sürü IDE diskten birini takmak istemedim. IDE’ler yedek dursun diye düşündüm. Tabii ki Harddisklerde de GB başına ödediğimiz ücret gene oldukça düşmüş. Bir 250 GB SATA II Samsung disk aldım. Neden Samsung? Çünkü daha önce hiç Samsung diskim olmadı. Bir deneyim olsun bakalım.

Geri kalan parçalar için depomuz olduğundan sistemimiz hazırdı. 10 dakika içinde batının en hızlı sistem toplayan kişisi olduğumuzu ıspatlarcasına kan ter içinde sistemi hazırladık. İçine işletim sistemimizi kurduk. Güncellemeleri yaptık. Standart uygulama olan No-Ip Client‘ımız ile firewall’umuzu kurduk. Artık Goliath’ımız remote management için hazır ve nazır oldu.

Bu arada hazır alışverişe çıkmışken bir nefse yenik düşme anında hakkın rahmetine kavuşan bir önceki laptopumun diski içinde birşeyler düşündüm. Sonuçta 40 GB disk 40 GB disktir, her zaman iş görür diye düşündüm. Bir seneden uzun zamandır kullandığım Microbox 2.5 inch harddisk kutusundan bir tane daha aldım. Gerçi bu aletler pek sorunlu olmuyor ama bir seneden uzun süredir yedek diski olarak kullandığım diskimi bozmamasından ötürü size önerebilirim.

Ve tabii maaliyet. Tüm bunlar 400 lira gibi bir fiyata mal oldu. Gittigidiyor’dan 200 lira gibi fahiş bir fiyata milattan önce bir kaç parça almak yerine piyasadaki en ucuz parçalarla 200 liralık sisteme 1 cycle’da 5000 fark atacak bir node’a sahip olduk. ( Tabii burada bundan iki sene önce piyasanın en iyilerinden sayılabilecek bir PC’yi 1500$ civarına toplamıştım. Şu an topladığım bu ucuz PC bile herhalde dört-sekiz katı daha fazla performans sağlayacak. Ekran kartı hariç tabii ki )

Velhasılı kelam Goliath’ımıza hoşgeldin diyoruz. Kendisi bugün fişi takıldıktan itibaren elektrik kesintileri hariç olmak üzere ölene kadar açık kalacağı ve deli gibi işlem göreceği için kendisine sabır ve bol ömür diliyoruz.

  Read the rest of this entry »

Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Comments No Comments »

Bir mySQL veritabanınız varsa ve bu veritabanı yedekle, taşımayla, şunla bunla taa 3.23.33 sürümünden başlayıp türlü türlü sürümlerde ve tabii ki türlü türlü default ya da set edilmiş charsetlerle çalışmışsa tabii ki bir karakter sorunu başgöstermemesi ihtimali neredeyse yok gibi. ( Yeterince uzun bir zaman diliminde yaşama şansı 0′a ulaşır da denebilir )

En son bir sitenin yedeğini Plesk ile aldım. Aldıktan bir zaman sonra yedeği recover edeyim dedim ama ne mümkün. İşlem DB’yi yarattıktan sonra çakılıyordu. Bunun üzerine uyanıklık yapıp daha önce PMA ile aldığım veritabanı yedeğini kendi yerelimde yüklemeye çalıştım. Ve o kahreden hata kendini gösterdi : Data too long

Üzerinde fazla durmadım. Daha önce başıma gelmişti ama nasıl çözdüğümü de hatırlamıyordum. Ama sorun sürekli kafamın bir yerinde beni meşgul etmekteydi. Bu meşguliyet normaldi çünkü yediği yemeğin ne olduğunu unutan ben bu tür çözümlenmemiş sorunları asla unutmuyorum. Aman ne mutlu!

Derken veritabanının eklenmiş taraflarını (mesela birkaç tablonunun sadece schemasını) incelerken tabloların latin1_swedish_ci olarak tanımlandığını farkettim. Hani 3.23.33 zamanlarında çok popüler olan latin1_swedish_ci.

Bunun üzerine tabloların yaratıldığı kısımlarda default charset olarak verilmiş latin1 değerini utf8 yaptım. Böylelikle veriyi sorunsuz bir şekilde insert edebildik. Desem de inanmayın…

Türkçe karakterler bozuktu bu sefer. Türkçe karakterler yerini tarihin derinliklerinden gelen çivi yazısı şekillerine bırakmıştı. Veri dosyasını Ultraedit text editörü ile düzenleyemedim. Nedense abuk sabuk karakterleri bu sefer bulamadı Ultraedit (eskiden bulurdu, zannedersem artık beni kullanma diyor). Ben de sen yapamazsan PHP yapar dedim, birkaç satır PHP kodu yazdım, denedim, gene olmadı.

Nihayet aklıma PC’ye fi tarihinde bir OpenOffice kurduğum aklıma geldi. Bir text document yarattım ve içine SQL dosyasının içeriğini yapıştırdım. Başladım karakterleri doğru olanları ile replace etmeye.

En nihayetinde bu uzun macera sonunda karakter setimiz düzeldi, data too long hatasından kurtulduk. Herşey çözüme kavuştu.

Ancak bu seferde bir iki saat uğraşıp adam ettiğim datayı kullanmamaya karar verdim. Garip ama boşa sorun çözme konusunda zannedersem oscar bana gelebilir, dikkatli olun.

Tags: , , ,

Comments No Comments »

Zannedersem 2000-2001′den beri bir şekilde bir log tutuyorum. Kendi yazdığım yazılımla da tuttum, başka yazılımları modifiye ederek de tuttum, bloggerda da tuttum, şimdi de wordpress ile de tutuyorum. Tutmak diyorum çünkü bu sitede ya da eski zamanlarda yaptığım işin log tutmaktan farklı olmadığını düşünüyorum. Arasıra makale olabilecek şeyler çıksa dahi o çıkan makale tadındaki şey uzun bir logdan ibaret benim için. Fikrin logu, çalışmanın logu, gezintinin logu, vs.

Ancak internet kültürüyle daha yeni yeni tanışan ve girdiği bu kültür karşısında şaşkınlıktan ne yapacağını şaşıran kişiler blog konusunda da şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. ( Siteye eklenen yorumlara rağmen yayınladığım yorum sayısını görüyorsunuz. Ne cevher yorumlar var. Onlari bir 10 sene sonra yayinlamak üzere saklıyorum. )

Blog ya da log tutmak tamamen kişisel birşey, daha doğrusu kişisel bir tercih. Log tutmayadabilirim aslında. Mesela bir aylık bir çalışma ya da bir günlük bir sorunla boğuşma sonucunda çıkan bir tip’i siteye eklemeyebilirim. Çok hoşuma giden bir videoyu eklemeyebilirim. Ya da okuduğum bir konu hakkında aklımdan geçen şeyleri bir yorum olarak yazmayabilirim.

Read the rest of this entry »

Comments 2 Comments »

Bundan 1 sene kadar önce bir anlık kriz sonucu iki senedir kullandığım Datron’uma veda etmek zorunda kalmıştım. Bunun üzerine piyasadaki ürünlere şöyle bir bakıp fazla da araştırmadan bir Lenovo 3000 N 100 aldım.

Bu model hala üretiliyor mu bilmiyorum. Ancak cihazla ilgili birkaç sorunumu belirtmek istiyorum. Belki düşünenlere faydası olabilir.

Read the rest of this entry »

Comments 6 Comments »

Oyunda her sınıfın ve ırkın kendine has özellikleri vardır elbette. Ancak gördüğüm kadarıyla en kolay ve hızlı bir şekilde ilerlemek ve çoğu zaman çok eğlenebileceğiniz (rogue yapıp gank yapmak daha eğlencelidir kimi zaman) sınıflar Hunter ya da Warlock (bundan sonra hunter diye bahsedeceğim, çünkü bu yazı hunterlar içindir) sınıflarıdır.

Bir Hunter’in en önemli özelliği ve çoğu işi kolay yapan özelliği bir petinin (evcil hayvan) olmasıdır. Petler sayesindedir ki Hunter kolay bir şekilde level atlar. Şimdi bir petinizin olmasının başlıca avantajlarına bir bakalım :

Read the rest of this entry »

Comments No Comments »

Aslında wireless olayını başından beri sevmem. Bir modemin yanı başımda ya da beş metre ötemde yoğun bir şekilde dalgalar yayması hoşuma gitmiyor. Ancak her yeri dalga olan bir çevrede artık buna alışmak gerekiyor.

Iki adet wireless modemim var. Biri D-Link biri de TTnet’in verdigi Airties modem.

Read the rest of this entry »

Comments No Comments »

This post is password protected. To view it please enter your password below:


Comments Enter your password to view comments

This post is password protected. To view it please enter your password below:


Comments Enter your password to view comments